TEFEKKÜR

TEFEKKÜR

Önce fikir, sonra iş gelir. Ezelden beri âlemde yaradılışın hükmü böyledir.

Gönülde önce fikir meyvesi olur. Sonra o iş meydana gelir. (Mevlânâ, Mesnevi, 186)

Ariflerden biri şöyle der: “Tefekkür, ya Allah'ın âyet ve sanatı hakkında olur ki bundan ma'rifet doğar, ya azamet ve kudret-i ilâhiyye hakkında olur ki bundan hayat doğar, ya ni'met-i ilâhiyye hakkında olur ki bundan muhabbet doğar, ya da Allah'ın sevap va'dettiği ve ceza ile tehdid ettiği konularda olur ki bundan da tâat arzusu ve ma'siyet korkusu doğar." (Rûhü'l-beyân, X, 253 vd.)

Allah’ın azamet ve kudreti hakkında düşünmek Allah'ın azamet-i ilâhiyyesinin tekliği, O'nun biricik kudret sâhibi olduğu ve hiç kimseye muhtaç bulunmadığı; ardından kimsenin babası veya oğlu olmadığı ve hiçbir şeyin O'na denk olamayacağı düşünülür. En az beş yedi dakikalık bu tefekkür, kalbi Allah ile ilişkide canlı ve diri tutan bir ön hazırlık mesâbesindedir.

Daha sonra,

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

"Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir. Allah bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir." (Hadîd, 57/4) âyetinin anlamını düşünerek adeta Rabbinin : "Her haline nâzırım, yanında hazırım" demekte olduğunu hissetmesi ve düşünceyi bu noktaya yoğunlaştırmasıdır. Böylece tefekkür ve tezekkürün eylem boyutu da devreye girecek, kulun Hakk'ın murâkabesinde olduğu duygusuyla tâatlere yönelmesi ve ma'siyetlerden sakınması kolaylaşacaktır.

Daha sonra;

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz insanoğluna şahdamarından daha yakınız." (Kaf, 50/16) âyetiyle Allah'ın bize yakınlığının had ve sınırının bulunmadığını, O'nun her türlü maddi ilişkiden uzak ve vareste olarak bizi ihata edip kuşattığını düşünür. O'nun azamet ve kudretini göremeyişinin kendi aczinden kaynaklandığının bilinciyle daha bir canlı kulluğa sarılır.

Böylece;

رَّضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ

“Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu mükafat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.” (Beyine 98/8) âyetinin anlamını tezekkürle Allah'ın bu muhabbetine lâyık olma heyecanıyla gayret göstermesi gerektiğini, böylece kâinatın menşe'inin sevgi, devamının sevgi ve sonunun da sevgi olduğunu anlar.

Tefekkür ve düşünme, var olma ilkesini arama, kaybedilen ve uzaklaşan bir hazineyi ele geçirme ameliyesidir. Tezekkür, kulun daha önce sâhip olup kaybettiği şeyi tekrar bulmasıdır. Hatırlanan şeyin kalbde vücud bulmasıdır. Tezekkür, perdenin kalkması ve nefsânî sıfatların açılması sonucu fıtrata dönüştür. Ezelde insanın fıtrat ve tabiatına yerleştirilen tevhîd ve ma'rifet gerçeğini yakalamaya çalışmadır. Bir zikir eylemi olarak yaşanan, matlûbu arama diye değerlendirilen tezekkür, tefekkürden daha derindir.

Tefekküre göre tezekkür arzu edilen bir şeyi aradıktan sonra tekrar elde etmeye benzer. Allah, basîret gözünün açılmasını görmeye; öğüt kabûl etmeyi de kendisini zikretmeye bağlamıştır. Aslında bakmakla görmek ayrı ayrı şeylerdir. İnsanların çoğu bakar fakat görmez. Görmek için zihin, idrâk ve aklın aynı noktaya teksif olması gerekmektedir. İnsan ibret ve basîretle bakıp tefekkürünü derinleştirdikçe tezekkür gerçekleşir.

Şu üç şey tefekkürü olgunlaştırır.

1. Kur'an üzerinde düşünmek:

Kur'an üzerine düşünmek demek, kalb gözünü onun manaları üzerine yoğunlaştırmak, düşünceyi ve idrâki onu anlamaya ve kavramaya hasretmektir. Aslında Kur'an'ın indiriliş gâyesi, anlayıp düşünmeden sâdece okunması değil, aksine manasının düşünülüp anlaşılmasıdır. Nitekim şu âyetlerde bu konu açıkça ifâde edilmektedir:

كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ

"Bu Kur'an mübârek bir kitaptır. Biz onu sana indirdik ki âyetlerini düşünsünler ve akl-ı selîm sahipleri ibret alsınlar." (Sâd, 38/29).

أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا

"Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa onların kalplerinde kilit mi var?" (Muhammed, 47/24).

أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ أَمْ جَاءهُم مَّا لَمْ يَأْتِ آبَاءهُمُ الْأَوَّلِينَ

"Onlar bu sözü (Kur'an'ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, önceki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?" (el-Mü'minûn, 23/68).

حم {1} وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ {2} إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآناً عَرَبِيّاً لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

"Hâ, mîm. Apaçık kitab’a andolsun ki, biz onu düşünüp anlayasınız diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik.." (ez-Zuhruf, 43/3)

Kur'an'ı düşünmek insanı hayır ve şer yolları ile bunların vâsıta, gâye ve sonuçları hakkında bilgi sâhibi yapar. Kulun eline dünya ve ahiret mutluluğu anahtarlarını verir. Dünya ve âhiretin gerçek yüzünü gösterir. Allah'ı, O'na ulaşmanın yolunu ve kulun O'na ulaştığı zaman elde edeceği nimetleri bildirir. Kur'an hazinesinin tılsımı tefekkür ve düşünmedir. O tılsımı çözen hazineye ulaşır.

2. Dünya emelini bırakıp âhiret ameline sarılmak:

Tefekkürü olgunlaştıran, düşünceyi derinleştiren şeylerden biri de insanı dünyaya aid "tûl-i emel" tabîr edilen, ardı arkası kesilmeyen arzu ve isteklerini azaltması; bunun yerine ahiret mutluluğu sağlayacak amellere sarılmasıdır. Düşünce ve amel, birbirine çok yakışan ve birbirini tamamlayan iki ayrı güzelliktir. Halbuki Kur'anî ifâde ile ahirete göre dünya hayatı "bir gün" hatta "bir kuşluk vakti" kadar kısadır:

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَأَن لَّمْ يَلْبَثُواْ إِلاَّ سَاعَةً مِّنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِلِقَاء اللّهِ وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ

“Onları yeniden diriltip hepsini bir araya toplayacağı gün, sanki gündüzün bir saatinden başka kalmamışlar (yeni ayrılmışlar) gibi, aralarında tanışırlar. Allah’a kavuşmayı yalan sayalar ziyana uğramış ve doğru yolu bulamamışlardır.” (Yûnus,

3. Kalb ve kafayı karıştıran şeylerden uzak durmak:

Kalp ve kafayı karıştıran şeylerin başında lüzumsuz ve anlamsız ihtilaflar, dünya meta'ına rağbet, nefsani arzulara düşkünlük gelir. Bunlar insan zekasını kalınlaştıran, kalbi karartıp karıştıran şeylerdir. Özellikle tokluk ve uyku yoğunluğuna mağlûb insanın düşünme melekelerini kaybedeceği bilinmektedir.

Tefekkürle berraklaşan zihin basîrete kanat açar. Basîret güçlendikçe kişi Kur'anî ifâdesiyle "ülü'l-elbâb" yani akıl ve idrak sahibi olur. Bu tür bir akıl her türlü vehim ve şüphelerden arınmış, Allah'ın murad ettiği mana üzerinde amel etme özelliğine sahip bir akıldır. Bu ifade mükellef olan her akıl sahibi için geçerli değildir. Çünkü aklı hevasına galebe çalmayan benliği diri kişiler bu unvana hak kazanamaz. Böylelerinin sanki aklı yok gibidir.